Sitem Forum
Benim Sitem'e Hoş Geldiniz.
Bu site bemin sitem Diye sahiplenen Herkese açık Bir sitedir.

Türk - İran İlişkileri, Tarihsel Bir Perspektif

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek

default Türk - İran İlişkileri, Tarihsel Bir Perspektif

Mesaj tarafından ahmetsakir Bir Ptsi Nis. 05, 2010 12:11 am

Türk - İran İlişkileri, Tarihsel Bir Perspektif



Ana Sayfa
Tarih, üzerinde uzlaşılmış yalandır. Voltaire


Ural - Altay dilleri konuşan Türklerin tarihsel kökenine inmek kolay. Dokuz Oğuzlar boyu. Peki Bugünkü İranlıların ataları kim?
Batı dillerindeki sözcüklerin köklerinin Farsçada olduğunu birçok kişi hatırlar. Father, mother, brother, peder, mader ve birader gibi. İranlıların kökenine inmek için de Hint - Avrupa dillerini ilk konuşanları bulmak gerekir.
Aryanlar ve etkileşim içinde bulundukları komşuları Medler, Persler ve Baktrianlar bu anlamda İranlıların ataları sayılıyorlar. Bir de yalnızca resmi İran kaynaklarında sözedilen Mitanni klanı var. Afganistan'ın bugünkü adı Hari Rud olan Arios nehri kıyılarına Ortaasya'dan gelen göçebelermiş.
Bu noktada iki konuya dikkatinizi çekeceğim. Birincisi bunlar göçebe. Hani göçebelerin tarihi olmaz, yalnızca coğrafyaları olurdu Bay Deleuze? İkincisi ne kadar geriye giderseniz gidin Ortaasya'da karşınıza Türkler çıkmaz mı? Ortaasya'dan göçtülerse İranlıların kökeninde de Türkler mi var dersiniz?
Şaka bir yana, bizdeki Oğuz adına benzer biçimde adı Aryan veya Arian olan çok sayıda İranlı olduğunu biliyorum.
Aryanlar, Kafkaslar üzerinden Avrupa'ya geçmişler. Kafkaslarda Osetler, Talişler ve Tatlar Aryanların kalıcı izleri imişler. Daha sonra Helen, Roma, Germen, İskandinav, Got ve Britanya'ya kadar herkes gururla Aryanlardan geldiklerini ifade etmiş. Bir Fransız dilbilimci olan Dumesil "Yüce Roma'yı aydınlatan Kafkas halkı" diye sözetmiş.
Hitler'den sonra olumsuz anlamlar yüklenmesine karşın, 20. yy başlarına dek Aryan lafı saf ve "ari" ırk anlamında kullanılmış. Beyaz tenli, sarışın ve mavi gözlü herkes kendini böyle nitelendirmiş.
Bu Aryanlık konusunu 4. yy katolik inancın temeli olan baba, oğul ve kutsal ruh üçlemesi (teslis, trinity) söylemine karşı çıkan papaz Alexandrian Arius'un öğretisi ile karıştırmayın. En ünlü izleyicilerinden biri fizikçi Newton olan bu tarikat ile isim benzerliği var.
Antik Çağda Turan - Aryan İlişkileri


Türk - İran ilişkileri MÖ 7. yüzyıla dayandığı söyleniyor. Medler, Tacikler ve Kabil Krallığı vb gibi İran coğrafyasındaki devletler arasında bir siyasal birlik yok. 11. yy Kaşgarlı Mahmut Divan-ı Lugat-it Türk'te Alp Er Tunga'nın çevresinde gelişen dönemin askeri ve siyasal olaylarını detaylı olarak anlatıyor.
Alp Er Tunga bir kralı esir alır. Kabil kralı Zal esir kralı kurtarmak için saldırır. Alp Er Tunga'yı yener ama kralı kurtaramaz. Zaman içinde diğer bir kral olan Zev ölünce Alp Er Tunga yine İran ülkesine saldırır. Kral Zal yaşlandığı için oğlu Rüstem'i yollar. Birbirleriyle sayısız savaşlar yaparlar.
Tacikler ayur anı Afrasyab
Bu Afrasyap tutdı iller talab
"İranlılar ona, Afrasyab adını vermişlerdi. Afrasyab dünyaya hükmetti." Alp Er Tunga'ya kötülük tanrısının adı olan Afrasyab adını vermeleri yıldıklarını gösteriyor. Kimin daha fazla kazandığı hangi kaynağı incelediğinize bağlı olarak değişbilir ama Farsça dilinin ilk derli toplu yapıtı olan Şehname'sinde Firdevsi Afrasyab'ın kahramanlıklarını övmek "zorunda kaldığı" için Alp Er Tunga'nın kahramanlıklarında gerçek payı olduğunu düşünebilirsiniz. Ya da "Tamam cesurdur, kahramandır, iyi savaşçıdır ama bize de hep yenilir!" diyerek kendi kahramanlıklarını daha büyük gösterme çabası mı acaba?
Şu işe bak ki, yakın zamana kadar Anadolu'da yaygın olarak tanınan ve kitapları elden ele dolaşan Alp Er Tunga değil, rakibi İran halk kahramanı Zaloğlu Rüstem'dir. Acaba daha sonra sözedeceğimiz Anadolu'daki şii etkinlikleri mi buna yol açtı? İncelemeye değer.
Bu savaşlar sürüp giderken, Med kralı Keykavus, oğlu Siyavuş'u ve Zaloğlu Rüstem'i gücendirmişti. şehzade Siyavüş kaçıp Alp Er Tunga'ya sığındı. Orada uzun zaman kaldı, hatta Türk yiğitlerinden birinin kızıyla evlendi, Keyhüsrev adında da bir oğlu oldu. Keyhüsrev büyüyünce, Medler onu kaçırıp kral yaptılar. Keyhüsrev Zaloğlu Rüstem'i hoş tutup, gönlünü aldı ve Alp Er Tunga'nın üzerine gönderdi. Yine bir çok savaşlar oldu. Sonunda Alp Er Tunga'nın ordusu dağıldı ve bir süre tek başına dağlarda yaşadıktan sonra dramatik bir şekilde öldürüldü.
Destanın ağıt bölümünü 70'li yıllarda öğrenim görenler hatırlar:
Alp Er Tunga öldü mü?
Issız acun kaldı mu?
Ödlek öcün aldı mu?
Emdi yürek yırtılur.
Alp Er Tunga çok sayıda erkek ve kız çocuk yetiştirdi. Kendisinden sonra gelen birçok Türk devlet yöneticileri Alp Er Tunga'nın soyundan gelmekle övündüler. Bir kızıyla ilgili hikaye de ilginçtir. Kaz kadar güzel olduğu için "Kaz" adını verdiği kızının yetiştiği yere kazların oynadığı yer anlamında "Kaz Oyn" adı verilmiş, bu daha sonra Gazvin'e dönüşmüş.
7. yy dan 14. yy a kadar bu coğrafyayı Araplar, Gazneliler, Selçuklular, Moğollar ve Timur hanedanları yönetiyorlar.
2. Beyazıt Dönemi


16. yy gelince Anadolu'da Osmanlı Devleti, doğusunda Safevi Türk Devleti var. O zamanlar Fars ve Pers etkileri henüz başat değil. Devlet yönetim sistemi Türk sistemi, Osmanlılara çok benziyor. Askeri sistemleri de hafif süvarilerden oluşan geleneksel Türk sistemi. Safevilerin önemi İslamın kabulünden sonraki İran Şahı tarafından yönetilen birliği sağlanmış ilk İran devleti olması.
Kurucusu Şeyh Safiyüddin İshak Erdebilî. İnanmayacaksınız ama başlangıçta sünni bir tarikat. 2. Murat dönemine dek Osmanlı padişahları da destekliyorlar. Desteğin adı "Çerağ akçesi" (Lamba parası, çorba parası gibi bir şey olsa gerek) denilen her yıl gönderilen para ve değerli hediyeler. Şiiliğe daha sonra yöneliyorlar.
Timur, 1402 yılında Yıldırım Beyazıt'ı yendikten sonra Türkistan'a dönerken Safevi tekkesini ziyaret ediyor. Erdebil ve yöresindeki araziyi tekkeye bağışlıyor. Hoca Ali adlı şeyh "şefaat ederek" 30.000 kadar esiri serbest bıraktırıyor. Bunlar da şükran borcu olarak Safevi tarikatına bağlanıyorlar. Çoğu daha sonra anadolu'ya dönerek propoganda yapmaya başlıyorlar.
Şeyhler, Anadoluda propoganda sürecinde yedinci İmam Musa El Kazım dolayısıyla İmam Ali ve karısı Hz Muhammet'in kızı Fatma soyundan gelen seyitler olduklarını ileri sürerek mürit topluyorlar. Şeyhlik babadan oğula geçtiği için de siyasal birlik kurmaları çok zor olmuyor. Anadoluya halifeler gönderiyorlar, Anadoludaki sempatizanlar da "nezir" denilen hediyelerle kitlesel olarak Erdebil'deki şeyhi ziyarete geliyorlar.
Şeyh Haydar döneminde müritleri "kızıl taç" kuşanmaya başlıyorlar. "Kızılbaş" diye nitelendirilmeleri buradan geliyor. Bu deyim yalnızca sünnilerin nitelendirmesi değil. Herkes böyle hitap ediyor. Tahran Sadabat'taki askeri müzede latin harfleriyle Kızılbaş üniformaları diye yazıyor. Şiilerin Anadolu kökenli askeri kanadı olan kızılbaşlar daha sonraki yüzyıllarda zenginleşip askerlikten çok politikayla ilgileniyorlar, savaşmakta isteksizlik gösteriyorlar ve Osmanlıdaki yeniçerilere benziyorlar.
Şeyh Haydar'ın ölümünden sonra yerine 15 yaşındaki oğlu Şah İsmail geçiyor. Tebriz yöresindeki sünni Akkoyunlular Devletini yıkarak Safevi Devletini ilan ediyor. Taç giyiyor. Askeri ve yönetsel örgütlenmesi Türk sistemi olmakla birlikte, resmi mezhep olarak şiiliği seçiyor. Türkçe konuşan ve yazan Şah İsmail Hatai mahlasıyla şiirlerini de Türkçe yazıyor. Bunlara ek olarak atak ve cesur olduğu için Anadoluda çok seviliyor. Çevik atlılardan oluşan ordusu ok, yay ve kılıç gibi geleneksel Türk yöntemleriyle savaşıyor. Avrupalı kaynaklar ise genellikle Şah İsmail'in İranlı olduğunu fakat Türkçenin Azeri lehçesiyle konuştuğu görüşündeler.
İran batıdan coğrafi olarak zaten izole edilmiş durumda. Şah İsmail resmi olarak şiiliği seçince bu izolasyona ek olarak Osmanlı İmparatorluğunu doğrudan karşına alıyor. Anadoludaki ekonomik etkinliği zayıflatacak ölçüde göçlere yol açtığı için 2. Beyazıt Türkmenlerin İran'a gitmelerini yasaklıyor. Bu yaptırımları doğudaki sünni kürt uç beyleri aracılığıyla gerçekleştiriyor.
Şah İsmail "Baba" diye hitap ettiği 2. Beyazıt'a bağlılık belirterek hep alttan alıyor ve müritleri için geçiş izni istiyor. 2. Beyazıt askerlik yapmamak ve vergi vermemek için göç ettiklerini beyan ederek reddediyor ama barışçı ve ileri yaşta olduğu için önlem almıyor. Sadece anadoluda yüzbin kişilik bir ihtiyat ordusu bulundurmakla yetiniyor.
Bu arada Şah İsmail Diyarbakır ve Bağdat dahil tüm Doğu Anadoluyu ele geçiriyor. Osmanlı kaynaklarında Sünniliğin kurucusu Ebu Hanife'nin Bağdat'taki mezarını tahrip ettiği vurgulanıyor.
Trabzon valisi Şehzade Selim İran'a yaptığı seferlerle toprak ve ganimet elde ediyor. Şah İsmail'in kardeşi İbrahim Mirza'yı da tutsak almıştır. Şah İsmail 2. Beyazıt'a protesto mektubu gönderiyor. 2. Beyazıt, Selim'in çok daha az kuvvete sahip olan Şah İsmail'e darbe indirilerek ortadan kaldırılarak tarihin seyrinin değiştirilebileceği telkinlerini reddediyor, hatta Selim'in ele geçirdiği toprakları iade ettiriyor. Yeni yerler ele geçirmemesi konusunda uyarıyor.
Şehzade selim kardeşleri Ahmet, Şehinşah ve Korkut şehzadelerle rekabeti sürdürürken oğlu Süleyman için de sancak talep ediyor ancak kendisi yönetmeye başladığı için babası 2. Beyazıt tarafından uyarılıyor.
Osmanlı kaynaklarında "Şeytan Kulu" olarak geçen Teke (Antalya) yöresinde 20.000 müriti ile isyan eden "Şah Kulu" Şehzade Korkut'un hazinelerini yağma ediyor, sonra bastırılıyor.
Yeniçeriler Şehzade Ahmet'i değil, Selim'i destekliyorlar ve Şehzade Ahmet taraftarı vezirlerin evlerini basıyorlar. 2. Beyazıt baskılar karşısında saltanatı Şehzade Selim'e bırakıyor.
Yavuz Sultan Selim Dönemi


Yavuz Sultan Selim tahta çıktıktan sonra Şah İsmail barış istiyor fakat Yavuz kabul etmiyor. Tarihte "İbrişim yasağı" denen ipek ticaretinde boykot uygulanıyor, ekonomik ilişkiler ve silah satışı yasaklanıyor. Şah İsmail'de Anadoluda propoganda etkinliklerini sürdürüyor.
Hızır Paşa bizi berdar etmeden
Açılın kapılar Şah'a gidelim
Siyaset günleri gelip yetmeden
Açılın kapılar Şah'a gidelim

Pir Sultan Abdal


Muhlis Akarsu'dan dinleyebilirsiniz
Karşılıklı tahrik edici mektuplardan sonra Yavuz Sultan Selim sefere çıkıyor ve 1514 yılında Çaldıran Ovasında iki ordu karşılaşıyor. Osmanlı ordusu batı ordularındaki top ve tüfek gibi ateşli silahlara sahip olduğu için hafif süvarilerden oluşan İran ordusunu yeniyor. Başkent Tebriz'e giriyor. Şah İsmail haremini ve hazinesini bırakarak kaçmak zorunda kalıyor. Tüm doğu ve güney doğu Anadoluyu ele geçirip güvenliği sağladıktan sonra Osmanlı ordusu Mısır seferi yapıyor.
Şah İsmail daha sonra Yavuz Sultan Selim'in Mercidabık zaferini kutluyor ve hediyeler sunuyor, ama bunu rakibini takdir ettiği için yapmıyor olsa gerek. Hareminin iadesini talep ediyor. Yenilgiye alışık olmadığı için depresyona giriyor ve kendini şarapa veriyor, 37 yaşında ölüyor.
Yavuz Sultan Selim de 8 yıl süren kısa saltanat döneminde Osmanlı topraklarını iki katına çıkarıyor.
Kanuni Sultan Süleyman Dönemi


Tahta geçince önce ticari yasakları kaldırıyor ve sürgünleri serbest bıraktırıyor.
Adalete önem vererek yasalar yapıyor ve uygulatıyor.
46 Yıllık saltanatı döneminde kendi komutasında 11 sefer yapan Kanuni bunların 3 tanesini İran'a karşı gerçekleştiriyor.
Şah İsmail'den sonra oğlu Tahmasp taç giyiyor. Önce dinsel olarak bağnaz olan Şah Tahmasp daha sonra dönemin Alman, Macar ve Portekiz krallarıyla ittifak arayışı içinde oluyor. Bunun sonucunda Kanuni hem batıya hem de doğuya seferler yapmak durumunda kalıyor.
Avrupa kaynaklarından aktarıldığına göre Şah Tahmasp, Kraliçe Elizabeth I'in mektubunu taşıyan ingiliz gezgin tüccar Anthony Jenkinson'la önce Serbest Ticaret Antlaşması hazırlıkları yaparken biri adamın şii olmadığını fısıldıyor. Şah Tahmasp "Oh thou unbeleever! we have no neede to have friendhip with the unbeleevers! - Seni münafık!, bizim gavurların arkadaşlığına gereksinimimiz yok!" diye tepki gösteriyor. Bana biraz İngiliz abartması gibi geldi ama kararı kendiniz verin.
Irakeyn (İki Irak) Seferi Kanuninin ilk İran seferidir. O dönemde Tebriz ve yöresine Irak-ı Acem, Bağdat yöresine Irak-ı Arab deniyormuş. Bu yörelere yapılan sefere de İki Irak seferi denilmiş.
Bu seferle Doğu Anadolu Osmanlı Devletine katılmıştır ama Safevi Devletinin ortadan kaldırılamayacağı ortaya çıkmıştır. Çünki Şah Tahmasp meydan savaşına hiç girmeyerek doğuya çekilmiş ordusunu zinde tutarak Osmanlı ordusu geri çekildikten sonra geri gelerek kaybettiği yerleri tekrar elde etmiştir. Osmanlı politikası Safevileri doğuda tutmak şeklinde oluşmuştur.
Bu sefer sırasında Sadrazam Makbul İbrahim Paşa ve Defterdar İskender çelebi aktif görevdedirler. Önce İskender Çelebi sonra İbrahim Paşa azledilir ve idam edilirler. İbrahim Paşanın mezarına "önce makbuldü, sonra maktul oldu" diye yazılır ve Maktul İbrahim Paşa olarak anılmaya başlanır.
Şah Tahmasp'ın kardeşi Elkas Mirza Kanuni'ye sığınır, Kanuni, onu Şah ilan etmek üzere tekrar Tebriz'e sefer yapar. Elkas Mirza Tebriz halkının kılıçtan geçirilmesini talep edince Kanuni zalim kişiliği ortaya çıkan bu kişiyi Şah ilan etmekten vazgeçer.
Bu arada Hürrem Sultan ve damadı Rüstem Paşa Şehzade Mustafa'nın katledilmesiyle başlayan entrikaları ile gündeme otururlar.
3. sefer olan Nahcivan Seferinde Kanuni bu kez Tahmasp ve babası Şah İsmail'in yöntemlerini kullanarak ganimet toplamaya yönelmiştir. Tüm saray, köşk, bina, bağ ve bahçeler yağma edildikten sonra tahrip edilmiştir. Ermeniler Erivan, Nahcivan ve Karabağ'daki olaylar nedeniyle yakınarak tezlerine örnek göstermişlerdir ama aslında taraf değildirler ve ortada herhangi bir Ermeni devleti yoktur.
Sünni kürt uç beyleri de bol ganimet toplamışlardır.
Şah Tahmasp bu seferden sonra barışa yanaşmıştır ve Amasya Barışı yapılmıştır. Bu barışın Osmanlılar açısından başarısı doğu sınırlarını genişletmeleri, Safeviler açısından başarısı ise kendilerini Osmanlı'ya resmen tanıtmalarıdır. Artık tanındıkları için Süleymaniye Camii'nin açılış törenine İran elçileri ilk kez katılmışlardır.
Hürrem Sultan'ın yeraldığı entrikalarla Şehzade Beyazıt ve Selim arasındaki çekişme sürüyor. Konya savaşından sonra Şehzade Beyazıt İran'a iltica ediyor. Kanuni Tahmasp'la 3 yıl konuyla ilgili mektuplaşıyor. Şehzade teslim edildiği Gazvin kentinde oğullarıyla birlikte boğduruluyor ve cenazeleri getiriliyor.
Sonrası


Amasya Anlasmasindan sonra Şah Tahmasp, babası Şah İsmail'in silah zoruyla uyguladığı şiiliği benimsetme politikasını bayındırlık çığırıyla halkına kendiliğinden benimsetiyor.
Anadoludaki egemenlik hedeflerine Osmanlıları askeri olarak yıkarak ulaşmaları olası değil. Osmanlı kaynaklarına göre içlerinden birinin de Pir Sultan Abdal olduğu belirtilen halife ve propogandacılar aracılığıyla Anadoluyu şiileştirerek egemen olma çalışmaları sürüyor. Çaldıran Savaşı öncesinde yazıldığı düşünülen aşağıdaki şiir de dilinin altındaki baklayı ifade ediyor.
Haktan inayet olursa
Şah Urum'a gele bir gün
Gazada bu Zülfikarı
Kafirlere çala bir gün

Hep devşire gele iller
Şah'a köle ola kullar
Urum'da ağlayan sefiller
Şad ola da güle bir gün

Çeke sancağı götüre
Şah İstanbul'da otura
Firenk'ten yessir getire
Horasan'a sala bir gün

::

Pir Sultan'ın işi ahtır
İntizarım güzel Şah'tır
Mülk iyesi padişahtır
Mülke sahip ola bir gün

Pir Sultan Abdal

Urum: Anadolu, Zülfikar: İmam Ali'nin kılıcı, yessir: tutsak, intizar: beklenti
Şah Tahmasp başkenti Tebriz'den Gazvin'e aldığında yönetimde Türk etkisi azalmaya Tacik etkisi artmaya başlamıştı.
Şah Abbas para ekonomisi kurdu ve uluslararası ilişkiler geliştirdi, dinsel hoşgörü ortamı yarattı, Yahudi, Hintli ve Ermenilerin yeteneklerini ülkesi yararına kullandı. Başkenti Gazvin'den İsfahan'a taşıdı. Böylece yönetimde Anadolu kızılbaşlarının etkisi iyice azaldı, Kafkas, Ermeni ve Gürcü etkileri artmaya başladı. Şiddet te kullanarak şiilik ve Farsça'yı resmileştirdi
Osmanlıların ateşli silahlarını yapan Ermenilerin oturduğu Nahcivan'daki Colfa kentinde 3.000 aile zorunlu göç ve iskana tabi tutuldu. Üç gün içinde evlerini teketmeleri istendi. Bir kısmı nehri geçerken boğuldu. Kalanlar topluca katledildi. Daha sonra Osmanlıların eline geçmemesi için kent tümüyle yakıldı. Bir yıl sonra 1606'da, birinci tehcirden kaçabilenler ve kurtulabilenler 2. bir zorunlu yerleşime tabi tutularak İsfahan yakınlarındaki "Yeni Colfa" adı verilen yere yerleştirildiler ve yeni başkent İsfahan'ın kurulmasında çalıştırıldılar. Bunların torunları ve/veya bunun sorumluluğunu o zamanki Türklere atmak isteyen yöneticiler, İsfahan'da Vank Ermeni Kilisesinin giriş biletinin arkasına bile bu işleri Türklerin yaptığını yazıyorlar. İlgili sayfa
İngiliz Sir Anthony ve Robert Sherley kardeşleri çalıştırdılar. Biri Avrupa ülkeleriyle diplomatik ilişkileri sürdürürken diğeri ateşli silahlar kullanımını öğreterek topçu (Topchis - artillery) ve tüfekçileri (Tofongchis - musketeer) yetiştirdi. 18 yıl sonra Tebriz'İ geri aldılar.
Kişisel yaşamı ise trajikti. Obsesif suikast endişesiyle Oğullarını ya öldürdü ya da gözlerine mil çektirerek kör etti. Torunu Fatma'ya ilgi gösterdi. Fatma'nın babası Şah Abbas'ın arzularına alet olmasın diye kızını öldürdü ve intihar etti. Batılı tarihçilerin görüşlerine göre ileri görüşlü ve zalim bir despottu. "Bu büyük prensin yaşamı sona erdiğinde, İran ülkesinin refahı da sona erdi." dediler. Öldüğünde ailesinde saltanatı sürdürebilecek kimseyi zaten bırakmamıştı.
Kaçar hanedanı Safeviler dönemini canlandırmak istedi. Fakat bu kez üstün teknik, ekonomik ve askeri nitelikleri olan Rusya ve İngiltere'nin tehditleriyle karşı karşıya kaldılar. İngiltere Mısır ile Hindistan arasında İran üzerinden bir koridor açmak niyetindeydi. Sonunda başarılı olamadılar ama o coğrafyayı yüzyıllar sürecek kargaşaya sürüklediler.
Kaçar hanedanı döneminde mutlak krallık yönetimini revize ederek 1907'de anayasa devrimi gerçekleştirdiler ve Osmanlılarla çok yakın bir tarihte anayasal monarşi kurdular.
W. R. Inge'ye göre tarih, önemli olmayan olaylar ve gerçekleşmemiş olaylar olarak ikiye ayrılırmış. Anlattığımız olayların hangi kategoriye girdiğine siz karar verin.
avatar
ahmetsakir

Yengeç
Mesaj Sayısı : 299
Yaş : 55
Noktalar : 3988
Adınız veya Lakabınız : 0 Kayıt tarihi : 17/08/08

Oyun Özellik
Benim Sitem Formunda Üyelerin karakterkeri:
Örnekler:
Bar:
0/0  (0/0)

Kullanıcı profilini gör

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön


 
Bu forumun müsaadesi var:
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz